refakatveziyaretb

 

Basın Video Arşivi

Etkinlik Takvimi3

Etik Kurul3

Hizmetiçi Eğitim Planı

Kalite Yönetim2

TUEK Tıpta Uzmanlık Eğitim Kurulu

Konsültasyon Hizmetleri

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ziyaretçi Defteri

 

Basında Hastanemiz

Hastanemize Ulaşım

 

 

Aylık Hekim Çalışma Planı

 

Kurumsal Dökümanlar

IMG 6789 1
diğer görüntüler için resime veya buraya tıklayınız

Hafif esintili bir Sonbahar sabahında, 22 Eylül Cuma günü saat 07.30’da Ankara’dan İstanbul’a doğru yola çıktık. İstanbul’un tarihi, doğal ve kültürel zenginliğinde hem geçmişe yolculuk yapmak, hem muhteşem kültürel varlığımızın farkına varmak hem de İstanbul manzarası eşliğinde moral depolamak için çıktığımız yolculuk her zamanki Numune gezilerinde olduğu gibi eğlenceli geçti. Asya’dan Avrupa kıtasına Fatih Sultan Mehmet Köprüsünden geçerek gezimizin ilk durağı olan Sultanahmet Meydanı’na saat 15.00 civarında ulaştık ve rehberimizin anlatımlarıyla hemen gezimize başladık.

“…Tarihi Romalılara kadar uzanan, günümüzde Sultan Ahmet Meydanı olarak bildiğimiz Hipodrom, Bizans Dönemi’nde araba yarışları, müzisyen toplulukları, akrobatlar, vahşi hayvan gösterileri ve toplantıların yapıldığı bir alandı. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ise kırk gün kırk gece süren şehzade sünnet düğünleri, şenlikler Sultanahmet Meydanı’nda yapılır; yeniçeri isyanları da bu bölgede gerçekleşirdi…”

Meydanda ilerlerken gözümüze meydanın tam ortasındaki dikilitaşlar ve heykeller takıldı. Rehberimizin etrafında toplandık ve dikilitaşların, heykellerin hikayesini dinlemeye başladık.

Eski dönemlerden günümüze “Dikilitaş”, “Yılanlı Sütun” ve “Örme Sütun” denilen dikilitaş ve heykellerin ulaşabildiğini; Dikilitaş’ın ilk olarak Mısır firavunu 3. Tutmosis tarafından M.Ö. 1550’lü yıllarda yaptırılmış ve Karnak tapınağına dikilmiş olduğunu öğrendik.

“…Roma imparatoru 2. Constantius M.S. 357 yılında Dikilitaşı tahtta bulunuşunun 20. yılı onuruna Nil ırmağı üzerinden İskenderiye şehrine getirtmiş. Taşın İskenderiye'den ne zaman ve kim tarafından İstanbul'a getirildiği nasıl taşındığı bilinmiyor. Ancak tam otuz bir günde bugünkü yerine dikilebilmiş olduğu bilgisi mevcut…”

Meydanı süsleyen Yılanlı Sütun ise kenti haşarat istilasından korusun diye Apollon’daki Delphi Tapınağı’ndan getirilen ve birbirine dolanan üç yılanın (günümüzde başları kopmuş durumdadır) temsil ettiği bir tılsımmış. Meydandaki son anıt ise otuz iki metre yüksekliğiyle, son derece etkileyici görünen ve meydana tepeden bakan Örme Dikilitaş.

“…Sultanahmet Meydanı'nında yer alan ve sultan sarayları dışında günümüze ulaşabilen tek özel saray olan Pargalı Damat İbrahim Paşa Sarayı bugün Türk ve İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılıyor. Müzede, İslam dünyasının farklı köşelerinden gelmiş nadir sanat eserleri olan el yazmaları, cam eşyalar, taş ve pişmiş toprak eserler, metal ve seramik objeler sergileniyor…”

Meydana girdiğimizde mozaikleriyle dikkatimizi çeken Alman Çeşmesi adıyla bilinen görkemli çeşme, Türkiye’ye üç kez gelen Alman imparatoru II. Wilhelm’in 1898’de sultana ve İstanbul’a hediyesiymiş. Almanya’da yapılıp 1901’de İstanbul’daki yerine monte edilmiş. Numuneliler olarak bu çeşmenin önünde bir hatıra fotoğrafı çektirdik. Daha sonra turistlerin Mavi Cami diye adlandırdıkları Sultan Ahmet Camiini ziyaret ettik.

IMG 6795 2diğer görüntüler için resime veya buraya tıklayınız

Rehberimizin anlatılarına göre, Sultan Ahmet Camii, “Sultan 1. Ahmet tarafından 17.yüzyılda, Mimar Sinan'ın öğrencilerinden Sedefkar Mehmet Ağa'ya yaptırılmıştır. Caminin duvarlarında mavi renkli İznik çinileri yoğun bir şekilde bulunduğu için cami, Mavi Camii olarak da bilinmektedir. Minarelerde camiyi yaptıran Sultan 1. Ahmet'in 16. Osmanlı padişahı olması sebebiyle 16 adet şerefe bulunmaktadır. Sultan Ahmet Camii külliyesiyle birlikte, İstanbul’daki en büyük yapı komplekslerinden biridir. Bu külliye bir cami, medreseler, hünkar kasrı, arasta, dükkânlar, hamam, çeşme, sebiller, türbe, darüşşifa, sıbyan mektebi, imarethane ve kiralık odalardan oluşmaktadır. Sultan I. Ahmet'in mezarı da cami bahçesine bitişik biçimde inşa edilmiştir. Altı minaresi olan yegâne camidir. Bu caminin inşasından evvel altı minareli cami yalnız Mekke Camii olduğu için hem gelen eleştirilere cevap olarak hem de şerefini muhafaza etmek üzere Mekke Camiine yedinci olarak bir minare ilave edilmiştir.”

Sultan Ahmet Camii’nin devlet hazinesinden ayrılan ödenekle inşa edilmiş ilk selâtin (sultan) cami olma özelliğini taşıdığını da öğrendikten sonra camiyi ziyarete başladık ve en sonunda dualarımızı ederek Ayasofya Camii’ne doğru ilerlemeye başladık.

IMG 8336 1024x768diğer görüntüler için resime veya buraya tıklayınız

Ayasofya, Doğu Roma İmparatorluğu’nun İstanbul’da yapmış olduğu en büyük ibadethane ve aynı yerde üç kez inşa edilmiş. Rehberimiz, Ayasofya’nın Doğu Roma İmparatorluğu boyunca hükümdarların taç giydiği, başkentin en büyük kilisesi olarak katedral işlevi gördüğünü ifade etti ve Ayasofya’nın farklı şehirlerden getirilen toprak ve taşlarla yapıldığını anlattı.

    “…Bu yapıda kullanılan sütun ve mermerler; Aspendos, Ephesos, Baalbek, Tarsus gibi Anadolu ve Suriye’deki antik şehir kalıntılarından getirilmiştir. Yapıdaki beyaz mermerler Marmara Adası’ndan, yeşil somakiler Eğriboz Adası’ndan, pembe mermerler Afyon’dan ve sarı mermerler Kuzey Afrika’dan getirilerek Ayasofya’da kullanılmıştır. Ayrıca, yapıda Efes Artemis Tapınağı’ndan getirilen sütunların neflerde, Mısır’dan getirilen 8 adet porfir sütununun ise yarım kubbeler altında kullanıldığı bilinmektedir…”

Ayasofya’nın, Fatih Sultan Mehmed’in 1453’te İstanbul’u fethetmesiyle camiye çevrilmiş olduğunu biliyoruz. Fetihten hemen sonra güçlendirilerek en iyi şekilde korunmuş ve Osmanlı Dönemi ilaveleri ile birlikte cami olarak varlığını sürdürmüştür.

IMG 8383 1024x768diğer görüntüler için resime veya buraya tıklayınız

Ayasofya’yı gezmeye başladığımızda her iki dönemden de izler taşıdığına şahit oluyoruz. Eski izler silinmemiş ancak bazı ilaveler yapılmış.

“Mihrabın iki yanında bulunan bronz kandiller, Kanuni Sultan Süleyman tarafından Budin Seferi dönüşünde camiye hediye edilmiştir. Sultan Abdülmecid Dönemi’nde, Hattat Kadıasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılan 8 adet hat levhası ana mekanın duvarlarına yerleştirilmişir. “Allah, Hz. Muhammed, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin” yazılı bu levhalar İslam âleminin en büyük hat levhaları olarak bilinmektedir. Aynı hattat kubbenin ortasına ise Nur Suresi’nin 35. ayetini yazmıştır.”

Ayasofya Mustafa Kemal Atatürk’ün emri ve Bakanlar Kurulu kararı ile 1 Şubat 1935’ten itibaren yerli ve yabancı ziyaretçilere müze olarak hizmet veriyor.

IMG 6864 576x768diğer görüntüler için resime veya buraya tıklayınız

İlk günkü kültür gezimizi Yerebatan Sarnıcı ile noktalamak üzere Ayasofya’dan çıkıyoruz ve Yerebatan Sarnıcı’na doğru ilerliyoruz. 

Yerebatan Sarnıcı’nda Müzekart geçmediği için 10 TL ücret ödeyerek Yerebatan Sarnıcına giriyoruz. Başlangıçta biraz ürkütücü geliyor ancak gezmeye başlayınca ve hikayesini dinleyince mistik olmaya başlıyor.

Yerebatan sarınıcının boyutları gerçekten şaşırtıcı; 9800m2’lik bir alanı kapladığını ve içinde 336 adet sütun bulunduğunu öğrendik. Biz meraklı bakışlarla sarnıcın içini incelerken rehberimiz anlatmaya devam ediyor: Bizans imparatoru I. Justinianus (527-565) tarafından yaptırılan bu büyük yeraltı sarnıcı, suyun içinden yükselen ve sayısız gibi görülen mermer sütunlar sebebiyle halk arasında “Yerebatan Sarayı” olarak isimlendirilmiştir. Bizans döneminde bu çevrede geniş bir sahayı kaplayan ve imparatorların ikamet ettiği büyük sarayın ve bölgedeki diğer sakinlerin su ihtiyacını karşılayan Yerebatan Sarnıcı, İstanbul’un Osmanlılar tarafından 1453 yılında fethinden sonra bir müddet daha kullanılmış ve padişahların oturduğu Topkapı Sarayı’nın bahçelerine buradan su verilmiştir. Gözyaşı ya da Ağlayan Sütun olarak bilinen sütun, diğer sütunlardan farklı olarak ıslak olması nedeniyle ağlıyormuş gibi bir görünüme sahiptir. Ağlayan Sütun'un, Yerebatan Sarnıcı’nın inşasında hayatını kaybeden yüzlerce kölenin hatırasına yapıldığı rivayet edilmektedir. Sarnıcın kuzeybatı köşesindeki iki sütunun altında kaide olarak kullanılan iki Medusa Başı, Roma Dönemi heykel sanatının şaheserlerindendir. Mitolojik inanca göre Medusa sonradan canavara dönüşmüş olan güzel bir kadındı. Bu kadının gözlerine bakanlar taş kesilirdi. Bu nedenle Antik Mısır dönemlerinde özel yapıların girişine orayı koruyacakları inancıyla yerleştirilmişlerdir. Yerebatan Sarnıcına ise sütunların altına destek olmaları amacıyla bulunuldukları yerlerden alınıp konmuşlardır. Ancak yine de Bizanslı işçiler, Medusa’nın şöhretinden korkmuş olacaklar ki Medusa başlarını düz bir şekilde koymamışlar ki kimse Medusa ile yüz yüze gelmesin.”

IMG 6895 1024x768diğer görüntüler için resime veya buraya tıklayınız

Medusa’nın hikayesinden ve sarnıcın devasa yapısından etkilenmiş olarak dışarı çıktık. Sultanahmet Meydanında yemeğimizi yedikten sonra gezmekten yorulmuş olsak da İstiklal Caddesini görmeden otele gitmek istemedik ve son gücümüzü de toplayarak İstiklal Caddesinde biraz gezdik, kahvelerimizi içtik ve meşhur ıslak hamburgercide ıslak hamburgerin tadına baktıktan sonra yorgun ama mutlu bir şekilde otelimize geçtik.

IMG 6910 1024x768diğer görüntüler için resime veya buraya tıklayınız

Güneşli bir İstanbul sabahında Eyüp Sultan Camii ziyaretiyle ikinci gün gezi rotamıza başladık.İstanbul’a gelen herkesin ziyaret etmek istediği Eyüp Sultan ile ilgili bilgileri rehberimizden dinlemeye başladık. “…Eyüp Sultan Camii, 1458 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıştır. Caminin adı İslamiyet’i ilk kabul eden ve Hz. Muhammed’in bayraktarlığını yapan Halid Bin Zeyd Ebu Eyyüb El- Ensariden ve türbesinin burada olmasından gelir. Türbenin ayakucunda bir pınar ve avlusunda asırlık bir çınar bulunmaktadır…”

IMG 6977 1024x768diğer görüntüler için resime veya buraya tıklayınız

Eyüp Sultan ziyaretimizden sonra teleferikle Pierre Loti Tepesi’ne çıkarak eşsiz manzarayı seyre daldık. “Burası, adını 1876 yılında İstanbul'a gelerek buraya yerleşen ve sık sık bu tepedeki bir kıraathaneye gelmesiyle tanınan Fransız roman yazarı Julien Viaud'ın kendisine çevresi tarafından verilen Pierre Loti isminden almıştır. Eyüp’ten Eminönü’ne kadar tüm Haliç’in tepeden görülebildiği Pierre Loti Tepesi, yerli ve yabancı turistlerin dinlenmek ve fotoğraf çekmek için  ilgi gösterdiği bir yer.” Pierre Loti Tepesi’nde muhteşem Haliç manzarası eşliğinde kahvelerimizi yudumlarken bir yandan da bu güzel manzarayı fotoğraflamayı ihmal etmedik.

miniatürk0 1024x768diğer görüntüler için resime veya buraya tıklayınız

Haliç manzarasını arkamızda bıraktıktan sonra Miniatürk’e doğru yola çıktık. Miniatürk’te de Müzekart geçerli olmadığı için 7.5 TL ödeyerek Miniatürk’ü gezmeye başladık. Çok büyük bir alana kurulmuş ve ülkemizdeki birçok tarihi, kültürel ve doğal güzelliği minyatür olarak görebileceğimiz bir yer burası. Rehberimiz bize Miniatürk ile ilgili bilgiler verdikten sonra hepsini tek tek görmek üzere gezmeye başladık. “Antik Çağdan Roma’ya ve Bizans’a, Selçuklu’ya Osmanlı’ya değin, bu topraklarda hüküm sürmüş ve iz bırakmış her medeniyetin kültürlerinden günümüze kalan zengin mimari mirası bir araya getiriyor Miniatürk. Burada 61 eser İstanbul’dan, 59 eser Anadolu’dan ve 12 eser bugün Türkiye sınırları dışında kalan Osmanlı coğrafyasındandır. Miniatürk’te yer alan 134 mimari eserin, 1/25 oranına küçültülmüş minyatür modellerini görebilirsiniz.”

Miniatürk’e neredeyse bir tam günü ayırmak gerekiyor eserleri ayrıntısıyla inceleyebilmek için. Burada oluşturulmuş kafeteryalarda da yemek yenilip vakit geçirilebilir. Biz biraz hızlı adımlarla gezdik, fotoğraflar çektik ve daha sonra İstanbul’un olmazsa olmazı Eminönü’nde balık-ekmek geleneğini yerine getirmek üzere tekrar otobüsümüze binerek Eminönü’ne doğru yola çıktık.

IMG 7016 1024x768diğer görüntüler için resime veya buraya tıklayınız

Eminönü’nde verdiğimiz öğle yemeği molasında deniz kenarında sıra sıra dizilen teknelerden balık-ekmeklerimizi aldık ve kalabalığın arasında bulabildiğimiz tahta taburelerde oturarak deniz manzarası ve uçuşan martıların eşliğinde karnımızı doyurduk. Eminönü’nde balık-ekmek kadar tarihi turşu da meşhur. Tadına bakmadan geçmek olmazdı tabii ve bardaklarda satılan turşu suyu ve turşusundan alarak bu deneyimi de es geçmedik. Hepimizden tam not aldı Tarihi Eminönü Turşusu.

topkapi-sarayi-1024x576 800x450diğer görüntüler için resime veya buraya tıklayınız

Öğle yemeğinden sonra zamanımızın büyük kısmını geçireceğimiz ve Müzekart ile girebileceğimiz Topkapı Sarayı’na doğru hareket ettik. Topkapı Sarayı televizyon dizilerine de konu olan o ihtişamıyla karşıladı bizi ve biz de hayran bakışlar eşliğinde saray ile ilgili yeni bilgileri rehberimizden edinerek gezmeye başladık.

“Fatih Sultan Mehmed’in 1453 yılında İstanbul’u fethetmesinden sonra 1460 yıllarında yapımına başlanan ve 1478 yılında tamamlanan Saray; Marmara Denizi, İstanbul Boğazı ve Haliç arasındaki tarihi İstanbul yarımadasının ucundaki Sarayburnu’nda bulunan Doğu Roma akropolü üzerindeki 700.000 metrekarelik bir alan üzerine kurulmuştur. Fatih Sultan Mehmed’den itibaren otuzbirinci padişah Sultan Abdülmecid’e kadar yaklaşık dört yüz yıl süreyle imparatorluğun idare, eğitim ve sanat merkezi olarak kullanılmış, aynı zamanda padişahın evi olmuştur. 19.yüzyılın ortalarında hanedanın Dolmabahçe Sarayı’na taşınması ile terkedilmiş olmasına rağmen önemini her zaman korumuştur.

Ayasofya tarafındaki saltanat kapısından girilen ve birbirinden geçilen dört avlu çevresindeki mimari yapılardan oluşan Saray’ın etrafı bahçeler ve meydanlarla çevrilidir. Sarayın ilk avlusu olan ve halkın başvuru için girebildiği birinci avluda (Alay Meydanı) Cebehane olarak kullanılan Aya İrini Kilisesi, Darphane, Fırın, Hastane, Odun Ambarı, Hasırcılar Ocağı gibi sarayın dış hizmet yapıları bulunurdu.

Sarayın ikinci avlusu, devlet yönetiminin gerçekleştiği mekanların yer aldığı Divan Meydanı (Adalet Meydanı)’dır. Tarih boyunca pek çok törene sahne olan bu avluda divan toplantılarının yapıldığı Divan-ı Hümayun (Kubbealtı) ve yanında Divan-ı Hümayun Hazinesi yer alır. Divan yapısının arkasında ise Sultanın Adaletini temsil eden Adalet Kulesi vardır..

Üçüncü Avlu, Enderun (iç saray) padişaha ait mekanların yanında, Sultan II. Murad döneminde kurulan Saray Okuluna ait koğuş ve yapıları da barındırır.

Enderun Avlusu'ndan sonra, padişaha ait köşklerin ve asma bahçelerin bulunduğu Dördüncü Avlu'ya geçilir.

Hazine Odası günümüzde dört odadan meydana gelmiştir. Bunlardan birinci odada Yavuz Sultan Selim’in İran seferi sırasında getirdiği eserler bulunmaktadır. Burada altın ve gümüş yaldızlı üzengiler, firuze zümrüt ve altın süslemeli taslar bulunmaktadır. İkinci oda zümrüt ve zümrütlü eserlere ayrılmıştır. Burada Sultan I.Ahmet’e (1603–1617) ait olan zümrütlü askılar, hançerler, mine ve altınlı kaplar bulunmaktadır. Hazinenin üçüncü odasında en önemli eser ve aynı zamanda Topkapı Sarayı’nın simgesi olan Kaşıkçı Elması bulunmaktadır.

Has Oda'da bulunan Mukaddes Emanetler Dairesi, Yavuz Sultan Selim’in Halife olduğu 16. yüzyıldan 19. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı Padişahlarına çeşitli tarihlerde gönderilen dinî eserlerden oluşmaktadır. 16. yüzyıldan 20. yüzyılın ilk yarısına kadar toplanan mukaddes emanetlerin en önemlileri arasında Hz. Muhammed’in hırkası, sakalı, Uhud Savaşı'nda kırılan dişinin saklandığı mahfaza, ayak izleri, mektupları, oku ve kılıcı yer almaktadır. Diğer peygamberlere ve ashabına ait emanetlerin arasında ise Hz. İbrahim'in tenceresi, Hz. Musa'nın asası, Hz. Davud'un kılıcı, Hz. Yusuf'un cübbesi, ashaba ait kılıçlar ile Hz. Fatma'ya ait gömlek, hırka, seccade ve sandık bulunmaktadır.” 

Topkapı Sarayı’nı gezerken tarihin içinde kaybolduk, etkilendik ve geçmiş tarihimizin ihtişamını, büyüklüğünü yaşayarak hissettik. Bizi en çok etkileyen de Has Oda’da bulunan Kutsal Emanetler Dairesi oldu. Ne kadar kudretli bir geçmişimiz olduğumuzu bize bir kez daha hatırlattı ve kutsal emanetleri görmenin manevi hassasiyetiyle gözlerimiz doldu.  Manevi dünyamızda güzel hislerle Topkapı Sarayı’ndan ayrıldık. İstanbul’da hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Kabataş’ta bizi bekleyen teknemize binerek İstanbul Boğaz Turumuza başladık. Hafif kararan hava ışıkların etkisiyle muhteşem manzaralar ortaya çıkmasına neden oldu. Bir saat tekneyle İstanbul Boğazı’nı baştan aşağı gezdik, biraz muhteşem manzaranın keyfini çıkarmak için seyre daldık, biraz fotoğraflarla İstanbul’u Ankara’ya götürmek üzere çabaladık, biraz da bir Ankara grubuna yakışır şekilde Ankara müzikleri eşliğinde eğlendik. Tekne gezisinin ardından akşam yemeğimizi güzel bir mekanda yedikten sonra otelimize geçerek dinlenmeye koyulduk.

IMG 7407 1 1024x768diğer görüntüler için resime veya buraya tıklayınız

İstanbul gezimizin son gününü Büyükada’ya ayırdık. Sabah erkenden Kabataş’tan adaya kalkan vapura bindik ve sırasıyla Kınalıada, Burgazada ve Heybeliada’yı görerek Büyükada’ya ulaştık.

IMG 8577 1024x768diğer görüntüler için resime veya buraya tıklayınız

Eski adı Prinkipos (Prens Adası) olan Büyükada tarih boyunca prenslerin, ünlü devlet adamlarının sürgün edildiği bir yer olarak adını duyurmuş. Büyükada’da iskeleden biraz yürüyerek meydana geldiğimizde ilk önce saat kulesini gördük. Bu Saat Kulesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu yıl olan 1923 senesinde inşa edilmiş. Buradan biraz yürüdükten sonra Fayton Durağına geldik ve sırayla faytonlara binerek Birlik Meydanı denen alana ulaştık. Burada hediyelik eşyalar, dilek nesneleri satılan küçük standlar bulunuyor. Birlik Meydanından da bir kilometrelik arnavut kaldırımlı taş yoldan yürüyerek Büyükada’nın tarihi Aya Yorgi Kilisesi ve Manastırının bulunduğu Yüce Tepe’ye çıktık; buradan muhteşem ada ve İstanbul manzarasını izledik.  Buradaki kafeteryada bu muhteşem manzaranın eşliğinde kahvelerimizi içtikten sonra aşağıya inerken Birlik Meydanından yürüyerek merkeze inmeyi planlarsanız Dilburnu denilen mesire yerinde ya da Aşıklar Tepesi noktasında dinlenip deniz manzarasını izleyebilirsiniz. Adanın merkezine inmeden önce biraz daha yukarı çıkarak “dünyanın en büyük ahşap yapısı” unvanını hala elinde bulunduran Eski Rum Yetimhanesi’ni görmek istedik. Aktif olarak kullanılmıyor olsa bile oldukça ihtişamlı büyük ahşap bir bina ile karşılaştık. Daha sonra aşağıya doğru inerken Reşat Nuri Güntekin’in yaşadığı evi ziyaret ettik. İskeleye geri döndüğümüzde taze balıklardan oluşan hesaplı bir menü ile karnımızı doyurduk, meşhur ada dondurmasından yedik ve saat 14.30’daki ada vapuruna yetiştik. Kabataş İskelesi’ne döndüğümüzde hiç oyalanmadan Ankara’ya doğru yola çıktık. Keyifli bir yolculuk sonunda saat 23.45’te hastanemize ulaştık ve bir sonraki gezide buluşacağımıza dair sözler verdikten sonra evlerimize dağıldık. Ayrılırken tüm Numunelilerin ortak düşüncesi ise şuydu; İstanbul’u hiç bu kadar bilerek, güzel ve keyifli gezmemiştik…